Bir elime ayı diğer elime güneşi verseniz
Malum, Peygamberimizi davasından vezgeçirmek için Mekkeli müşrikler türlü uzlaşma tekliflerinde bulunmuşlardı Meşhur rivayette geçtiği gibi bunlardan birisinde Peygamberimiz BİR ELİME AYI DİĞER ELİME GÜNEŞİ VERSENİZ DAHİ DAVAMDAN VAZGEÇMEM diyerek geri çevirmişti.
Yaygın kanaate – geleneksel inanışa göre buradaki DAVA inanıp inanmama davası idi. İnkarcılar ALLAH’ı ve ahireti inkar ediyorlardı. Onların reddettikleri işte bu iman hakikati idi.
-
Acaba öyle mi ? ..
Andolsun ki onlara gökleri ve yeri yaratan kimdir diye soracak olursanız, onlar hiç tereddüt etmeden kudret sahibi herşeyi hakkıyla bilen ALLAH diyecekler [ZUHRUF 9]
Evet ayet’te de geçtiği gibi adamlara yerleri ve gökleri kim yarattı diye sorsan hiç şüphesiz ALLAH diyorlar. Ahiretle, cennetle, cehennemle, namazla, oruçla bir sorunları yok. Ama inanmıyorlar doğru.
-
Peki ama neye inanmıyorlar ? ..
ALLAH’a mı ? ..ALLAH’ın ayetlerine mi ? ..ALLAH’ın ayetlerinde çağırdığı şeye mi ? ..
Peygamberimizin BİR ELİME AYI DİĞER ELİME GÜNEŞİ VERSENİZ DAHİ DAVAMDAN VAZGEÇMEM dediği DAVA neydi? Neydi bu DAVA ki müşrikler duyar duymaz kur’an’ın tabiri ile [gözleriyle devirecek gibi baktılar] ve [arslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri] gibi oldular.
Hani Kur’an’da bir ayet var: [Yeryüzünde sabit dağlar varetti. Orasını bereketlendirdi. İsteyenler - ihtiyacı olanlar için EŞİTCE olmak üzere orada dört mevsim kuvvetler [rızık ve rızık kaynakları] takdir etti [Fussilet; 10] Bir çok müfessirin [bu ayet hayvanlar hakkındadır] diyerek sinirlerini aldığı işte bu ayet.
Bu ayeti bir kenara not edin ..
Şimdi birlikte bir rivayet okuyalım: Mekke’nin zengin ulularından Utbe bin Rebia söze başladı: ”Araplar içinde rezil olduk. Kureyş’in onurunu kırdın. Sen birbirimize kılıç çekmemizi mi istiyorsun? Beni dinle: Sana bir şeyler teklif edeceğim. Bak, belki bunlardan bazılarını kabul etmek işine gelir” dedi.
Peygamberimiz ise ”Söyle ey Velid’in babası! Seni dinliyorum” dedi.
”Senin şu getirdiğin ve üzerinde direnip durduğun işler ile, eğer mal ve servet sağlamak istiyorsan, sana, bizimkinden daha çok malın oluncaya kadar mallarımızdan verelim. Eğer bununla aramızda daha büyük şan ve şeref kazanmak istiyorsan, seni, kendimize büyük ve ulu tanıyalım. Senin emrinden dışarı çıkmayalım.
Eğer bununla başımıza hükümdar olmak istiyorsan seni hükümdar yapalım. Şayet bu sana gelen, görüp de üzerinden atamadığın bir evham, cinlerden, perilerden gelme bir hastalık ve büyü ise, doktor getirelim, tedavi ettirelim. Seni bu halden kurtarmak için mallarımızı saçarcasına harcayalım” dedi.
Peygamberimiz ise: ”Ey Velid’in babası! Boşaldın, söyleyeceklerini söyledin, bitti mi?” diye sordu. Utbe ”evet bitti” dedi. Peygamberimiz ”Sen de şimdi beni dinle” dedi ve Fussilet suresini besmele çekerek okumaya başladı. Surenin 13. ayetine yani [Bütün bunlara rağmen yine de burun kıvırırlarsa söyle onlara: Size Ad ve Semud’u çarpan yıldırım gibi bir yıldırımı haber veriyorum] Paragrafına gelince Utbe bin Rebia eliyle Peygamberimizin ağzını tutarak ”ALLAH aşkına sus, yeter” diyerek daha fazla dinlemek istemedi [Bakınız: M. Asım Köksal; İslam Tarihi; Mekke Devri, s. 215-219]
Bu ayetten iki ayet önce şöyle denir: [Yeryüzünde sabit dağlar varetti. Orasını bereketlendirdi. İsteyenler/ihtiyacı olanlar için eşitçe olmak üzere orada dört mevsim kuvvetler [rızık ve rızık kaynakları] takdir etti [Fussilet; 10]
Bu ayetten iki ayet sonra ibret olarak gösterilen Ad kavmi hakkında şöyle denir: [Dahası Ad kavmi yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayıp ''Bizden daha kuvvetli kim varmış'' diye böbürlendiler. Bak şunlara, kendilerini yaratmış olan ALLAH’ın onlardan daha kuvvetli olduğu akıllarına hiç mi gelmez? Ayetlerimizi inkâr etmeye nasıl da şartlanmışlar [Fussilet; 15]
Ayetlerde geçen KUVVE – KUVVET yani [egvât] kelimesinin kullanılışına lütfen dikkat ediniz.
İbret olarak gösterilen Semud kavmi ise ne yapmıştı ? ..
”Onları sınamak için şu dişi deveyi salıyoruz. Bak ne yapacaklar, sen yeter ki güçlüklere göğüs ger. Onlara da suyu aralarında eşitçe taksim etmelerini söyle, sırası gelen içsin” dedik. Bunun üzerine elebaşlarını çağırdılar. Adam bıçağını çekip deveyi küstahça boğazladı. Fakat bak nasıl oldu uyarılarıma kulak asmayanlara yönelik azabım? Üzerlerine tek bir çığlık gönderdik. Çalı çırpı gibi süpürülüp toplanacak hale geldiler [Kamer; 23-32]
Ayetlere biraz daha yakından bakalım: Ayette geçen DÖRT GÜNDE yani [fî erbeati eyyâm] dört mevsim içinde yani bütün bir yıl boyunca, GÜÇLER – KUVVETLER [egvât] da insana güç veren, kuvvet toplamasını sağlayan gıdalar/rızık ve rızık kaynakları manasındadır. Kur’an, bunlara yeryüzündeki GÜÇ – KUVVET kaynakları [egvâtuhâ] diyor.
EGVAT Türkçe’de de kullanılan GUVVE’nin çoğuludur ki kuvvet diye telaffuz ederiz. En geniş anlamıyla yeryüzünde rızık biriktirici tüm servet ve güç yığıcı tüm iktidar kaynaklarını ifade eder. İşte, ALLAH, yeryüzünün tüm güç ve kuvvet kaynaklarının – servet ve iktidar araçlarının isteyenler yani ona ihtiyacı olanlar arasında ”eşitce” dağıtılmasını – paylaştırılmasını TAKTİR ettiğini söylüyor.
Yarattığı rızık ve rızık kaynaklarının zenginler arasında dönüp dolanan bir tahakküm aracı olmasını istemiyor [Baknz: Haşr; 7] Her türden sosyal, politik, iktisadi güç ve kuvvet kaynaklarının eşitçe dağıtılmasını, bir yerde merkezîleştirilmemesini, ortaklaşacı üretim ve paylaşım düzeni içinde bunlardan tüm insanların faydalanmasını istiyor [Bknz: Fussilet; 10]
Mekkeli KUVVET sahiplerinin buna yanaşmadığını, daha önce de Ad kavminin ”Bizden daha kuvvetli kimmiş” [men eşeddu minna guvve] diye sorarak büyüklük tasladıklarını ve fakat yıkılıp gitmekten kurtulamadıklarını haber veriyor [Bknz: Fussilet; 15]
Keza Kur’an’ın [vadide kayaları oyan] yani kaşâneler yapan, saraylar ve villalarda yaşayan diye andığı Semud kavmi de benzer şeyi yapıyor. Develeri sudan eşitçe taksim ederek içirmiyorlar, kendi develerine ayrıcalık tanıyorlar. Kuvveti kendilerinde toplayarak zayıfları eziyor, talan ve çapuldan vazgeçmiyorlar.
Sahipsiz buldukları ALLAH’ın devesini de bunun için boğazlıyorlar.
Utbe bin Rebia bunları duyunca gözleriyle devirecek gibi bakıyor, arslandan kaçan ürkmüş yaban eşeği gibi oluyor, Çünkü böylesi bir TAKSİME RAZI OLMAMA durumu Mekke’de de hüküm sürmekteydi. Şehirde eşitsiz bir SULAMA – İÇME sistemi yani üretim ve paylaşım düzeni vardı. Güçlü zayıfı eziyordu. Mekke’ye gelen hediyeler güçlü kabilelere gidiyor, yedi – sekiz tefeci bezirgân böylece şehrin bütün gelirine el koyuyordu.
Bununla sınıflaşma, tabakalaşma, hiyerarşi ve hegemonya yaratılıyordu. Onun için şehrin egemenleri Semud’un egemenleri gibi yanlarındaki ile EŞİT hale gelmeye yanaşmıyor, sudan yani nimetlerden yani [toplumsal servetten] eşit şekilde [kısmetine razı olarak] yararlanmak istemiyorlardı.
Bu durumu kendilerine hatırlatana da Hz. Salih’e Semud ileri gelenlerinin dediği gibi [Hatırlatmada ''zikr'' de bulunmak buna mı kaldı] İçimizden bir beşere mi uyacağız? Bu da kim oluyor? Düzenimize çomak soktu, haddini aştı. diyorlardı.
Yukarıdaki ayette geçen qısmet ”bir bütünden ayrılmış olana” deniyor. Ayırma – bölüşüm sonucu kişiye düşen de nasib oluyor. Qısmetun beynehum şeklinde kullanılınca [aralarında eşitçe bölüşme] anlamı kazanıyor. Yukarıda Salih’in devesi kıssasında ‘’suyu aralarında eşitçe bölüşme” yani [el-mâu qısmetun beynehum] deniliyor ki bölüşümün eşitçe yapılması gerektiğini ihtardır.
Kur’an’ın ortaya koyduğu dünya görüşüne göre yeryüzünün nimetleri insanlar arasında eşitçe paylaşılmalı – bölüşülmeli yani TAKSİM edilmeli, herkes kendi payına düşen NASİBİNE razı olmalıdır. Öyle ki bu ALLAH tarafından ”takdir” edilmiştir. Yani böyle olması irade edilmiştir. Bunların hepsi, şu an anlaşıldığının aksine eşitlik ifade eden kavramlardır.
Şu halde kıssada ”deve” yani [nâgat] kamuya -herkese ait olmayı, SU [mâ] nimetleri, TAKSİM [gısmet] ise de eşitçe paylaşmayı – yararlanmayı ifade etmektedir.
Kıssanın sonunda ise Semud kavminin ‘’saati”nin nasıl geldiği anlatılarak [Üzerlerine tek bir çığlık gönderdik. Çalı çırpı gibi süpürülüp toplanacak hale geldiler] deniyor. [Bknz: Kamer; 32]
Buradan Mekke’li [deve sahiplerinin] de böyle gittikleri takdirde, çok yakında, aynen böyle tek bir sayha yani [çığlık] ile çalı çırpı gibi süpürülecekleri Ad ve Semud kıssaları üzerinden haber veriliyor.
Utbe bin Rebia’nın ALLAH AŞKINA ARTIK SUS YETER dediği yerler, dikkat edilirse GÜÇ – KUVVET – EŞİTLİK – TAKSİM ve bunlara yanaşmayanların SAYHA – ÇIĞLIK – YILDIRIM – ŞİDDETLİ RÜZGARs ile yıkılıp gittiklerini ve gideceklerini haber veren yerlerdir.
-
İşte müşrikler buna dayanamıyor ..
